Bir İlanın Düşündürdükleri!..

Geçtiğimiz hafta Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi'nde öğretim üyesi alımı için verilen bir ilanda özel şart olarak gösterilen ‘Kuran ve Sünnet rehberliğinde şeytanla mücadele edecek insan eğitimi üzerinde çalışmaları olmak’ ifadesi yer aldı. Bunun üzerine sosyal medyada başlayan eleştiriler silsilesi ‘şeytanla mücadele edecek doçent’ aranıyor şeklinde daha da fazla ilgiyi üzerine çekmeyi başardı.

Gelen tepkiler üzerine yükseköğretim kurulu akademik kadro ilanının ‘akademik teamüllere ve kriterlere uymadığı’ için hemen iptal edilmesi talimatını verdi. Bundan tam otuz altı yıl önce Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kuruldu ve ülkemizdeki yükseköğrenimin işleyişinde belirleyici oldu. Aslında bir ilanla tartışmaya başlanılan ancak yıllardan bu yana hep var olan bir durumu, bu kez gerçekten tartışmaya açmak durumundayız.

Mali, İdari ve Akademik Özerklik tartışması içerisinde geçen onca yıla karşın akademinin, kendi içerisindeki en büyük problemlerinden bir tanesini teşkil eden kadro talepleri meselesi ne yazık ki hep siyasal iktidarların insafına bırakıldı. Liyakât sisteminin en çok işlemesi gereken yerlerin başında gelen akademi camiasında işler, çıkarlara-ideolojilere-nepotizmin kollarına terk edildi. Son ilanla ortaya çıkan ve sonucunda yaşananlar aslında sadece görünenin bir yüzü olarak nitelendirilebilir.

Oysa asıl sıkıntımız çok daha derinlerde ve ülke olarak bizim geleceğimizde önemli bir yer teşkil edecek olan akademiyi nasıl görüp, ne şekilde hayata geçirdiğimizde saklı duruyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘Allah aşkına nedir bu yardımcı doçentlik’ ifadesi sonrasında doçentlik sistemini tartışmaya açan Yükseköğretim Kurumumuz, yıllardan bu yana kanayan bir yara konumunda olan kadro meselesinin nasıl çözüleceği hususunda da girişimlerini hızlandırmak durumundadır.

Doktorasını bitirip yıllarca yardımcı doçent olmayı bekleyenlerden tutun da doçent unvanını almasına karşın yardımcı doçent uzatmasını yapmak durumunda kalanlara ve süresini doldurmasına karşın profesör kadrosu olmadığı için mağdur edilen doçentlere kadar bir dizi özlük hakları ihlallerinden söz ediyorum. Ülkemizin dört bir köşesine üniversitelerin açılması ile birlikte akademinin sorunları hafiflemedi tam tersine daha da derinleşmek suretiyle bir sorunlar yumağı haline dönüştü.

Özgürlüğün olmazsa olmaz olarak nitelendirildiği bir mecra olması gereken akademi, yerelden evrensele doğru açılmak yerine bizde tam tersi bir yön izleyerek içe doğru kapanma eğilimi gösterdi. Taşranın kasvetli ortamı üniversiteyi de teslim almak suretiyle akademinin nepotizmin şahikası olarak konumlanmasına yol açtı. Üniversitede kalmak diye nitelendirilen akademik kariyer yapma olasılığı, başta söz konusu kişileri seçme kriterlerinden başlayarak, ücret politikaları, ilerleyen aşamalardaki uygulamalarla birleştiğinde, ‘en iyi’leri çekebilmeyi başaramadı.

Üniversitelerimiz yıllar içerisinde siyasal iktidarla olan çekişmelerin en fazla hissedildiği alanlar olarak konumlandıkları için, bu durumdan kadro, ödenek, bütçe vb. alanlarda etkilenmeye başladılar. Hak edenlerin hak ettikleri yerlere gelebilmeleri için yıllarca bekledikleri ve liyakatın yerine biat mekanizmasının işlediği bir sistemin içerisinde yıllar geçti. 15 Temmuz sonrasında darbe girişiminde bulunanların önemli bir ayağının üniversitelerin içerisinde bulunuyor olması şaşırtıcı değildi.

Yıllar içerisinde oluşturulan doçentlik jürilerinden, profesörlük kadrolarına, yüksek lisans ve doktora ilanlarına kadar devam eden bir çizgi hiç ama hiç elden bırakılmadı. Ülkemizin bilim ve araştırma kuruluşu olan TÜBİTAK’ın başına bu açıdan gelenler de biraz durumun farkında olanları hiç ama hiç şaşırtmadı! Duruma uygun olarak çıkartılan ilanlar bu ülkede ilk kez verilmedi çünkü ilk başta sistem, kendi içinde yetiştirmiş olduğu kişilerin hak ettikleri kadroları verme konusunda hep ikircikli davrandı.

İkinci olarak, diğer devlet memuriyetlerinde bir üst makama çıkılır çıkılmaz hak edilen ücret ve unvan hızla yerine getirilirken, üniversite içerisinde bu durum amirlere(rektör, dekan, okul müdürü, bölüm başkanı) bırakıldı. Üçüncü olarak usta-çırak ilişkisi şeklinde biçimlenen akademik geleneği, biz ülke olarak oldum olası budamak suretiyle teamüllerin oluşmasını engelledik. Bir başka etken ise çalışan ve çalışmayan ayrımını hiçbir dönem sistematik bir hale oturtamayan bir modele sahip olmamızdan ileri geliyordu.

Bütün bunlar birleştiğinde kendi içerisinden çıkan öğretim üyelerini kadrolara yerleştirebilmek amacıyla adeta kişinin tanımlandığı kadro ilanları verilmeye başlandı. Öylesine spesifik şekilde tarif ediliyordu ki, işin biraz içerisinde olanlar kimi kast ettiğini zaten biliyorlardı. Hatta daha da ileriye gidilerek ilanlarda kişilerin adları bile yazıldı. Aslında tüm bu yapılanların arkasında ülkemiz akademisinin kadro meselesini gerçekçi bir yolla halledememiş olması yatmaktadır. Tipik anlamda durumu kurtarma mantığı burada da devreye girmiş ve ilanlarda başkalarının başvurmasının önüne geçebilmenin yolları kotarılmıştır.

Kendi yandaşını, kendi adamını, kendine yakın olanı göreve getirme düşüncesi akademi ile örtüşmez. Buna karşın yıllardır akademiyi ideolojikleştirme anlayışı ile birlikte sürüp giden yandaşı kayırma mantığı sayesinde geldiğimiz nokta, üniversite sistemimizin gerçek anlamda sorgulayan, düşünen, eleştiren bir yapıyı hayata sokamamasıdır. Kendi geleceğinden şüphe içerisinde olan ve adeta kendi kendini sınırlayan bir akademisyen profili ile karşı karşıyayız.

Objektif davranmayı kendisine şiar edinen, özgürlükleri savunan ve farklılıkları tehdit olarak değil tam aksine çeşitlilik olarak gören bir akademi ile dünyaya açılabiliriz. Ülkemizin içerisinden geçtiği şartlar hiçbir dönem normal olmadı, buna karşın akademisyenin görevi normalleşmeye katkıda bulunabilecek zihinsel katkıları ortaya koyabilmek olmalıdır. Bunun için de özlük haklarını, maaşını veya kadro problemlerini değil içinde yer aldığı ülkenin ve dünyanın akademisine nasıl katkı yapabileceğini düşünmeli ve bunun için çaba harcamalıdır.

Başka alanlarla kıyaslanmayacak kadar güç koşullarda ve zor şartlarda yetiştirilen bir insan tipidir akademisyenler. Ülke olarak elimizde yetişmiş insan kaynağımızı sık sık kendi elimizle budamak ve ortadan kaldırmak gibi bir alışkanlığa sahibiz. FETÖ’nün yarattığı etki sonrasında işsiz kalan binlerce insan içerisinde akademisyenler de yer alıyor. Burada suçlu ile suçsuzları hızla birbirinden ayıracak olan bir mekanizmayı acilen devreye sokmak ve mağduriyetleri ortadan kaldırmak durumundayız.

Ülkemizde üniversite yıllardır konuşulan alanların başında gelmesine karşın sorunlar her geçen yıl biraz daha büyümeye devam etmiştir. Kadro meselesinden tutun da, her şeyi sayılara indirgeyen puan sistemine, teşvik mekanizmasına, ücret politikalarına kadar her alanda büyük büyük problemler olduğu gibi durmaktadır. Bir koordinasyon kurumu olmaya aday olan YÖK’ün, kabuk değiştirmek suretiyle sorunları daha hızlı çözebilmesi ve akademiyi sorgulanan değil sorgulayan bir yapı haline dönüştürmesi gerekiyor. Bunu başaramazsak, diğer bütün alanlarımız da bu sıkıntıdan çok daha farklı boyutlarda ve katlanarak etkilenmeye devam edeceklerdir.