Bugün Aslında Sadece Bugün Değildir!..

Karşılıklı bir biçimde mütemadiyen tekrarlanan bir suçlama ve ‘önce onlar yaptı’ yaklaşımı içerisinde gidip geliyoruz

Türkiye’de siyasetin gündelik hayat içerisinde kapladığı yer son dönemlerde artarken buna karşın yarattığı etkide bir azalma söz konusu. Bunda hiç kuşkusuz arka arkaya yaşanan seçim süreçlerinin ve baş döndürücü gündemin etkisinin büyük payı var. Buna karşın bir zamanlar rahmetli Süleyman Demirel’in ‘dün dündür bugün bugündür’ sözleri ile siyasal hayatımıza damgasını vuran sözünde de büyük bir farklılık yaşanıyor. Geçmişte dün ile bugün arasında gidip gelen skala içerisinde, olup bitenleri normalleştirme girişimleri ile karşı karşıyaydık. Oysa içinden geçtiğimiz post-truth döneminde söz konusu olan yaklaşım ve bu yaklaşımla birlikte kullanılan argümanlarda da büyük bir dönüşüm yaşanıyor.

Bugün diyerek adlandırdığımız zaman dilimi içerisinde olup bitenler sadece bugüne ait olmadıkları gibi hem dünün kalıntılarından hem de yarınların getirebilecek olduklarından besleniyor. Bu yüzden de bizde bugün aslında sadece bugün olmaktan çıkıyor ve beraberinde dünün getirdiklerinden beslenmenin yanı sıra yarınların sunabilecekleri üzerinden de çeşitlenebilen bir görünüm arz ediyor. Tekrar başa döndüğümüzde ise söz konusu olan bu duruma bir de ülkenin içerisinde bulunduğu garip ayrışmayı eklediğiniz anda ise yaşananlar giderek daha trajikomik bir görünüm almaya başlıyor. Çünkü söz konusu olan yarılmalar nedeniyle hem düne hem bugüne hem de yarınlara ilişkin beklentilerimiz ve bu beklentilere ilişkin çıkarsamalarımız da giderek daha çok ayrışıyor.

Hemen hemen hiçbir konuda bir araya gelemeyen ve hiçbir hususta ortak bir noktada buluşamayan insanlar söz konusu olduğunda yaşananlar bu açıdan çok daha tehlikeli bir görünüm arz edebiliyor. Çok uzağa gitmemize gerek yok, ölenlere ilişkin yapılan saygı duruşları da dahil olmak üzere pek çok konuda maalesef iyi sınavlar veremedik! Geçtiğimiz günlerde ülkenin ana muhalefet partisi liderinin saldırıya uğramasının ardından verilen mesajların bir kısmı yine can acıtıcı nitelikteydi. Kendi doğrularını tek ve değişmez mutlak olarak gören bunun karşısında yer alan her türlü fikri, yaklaşımı ise kötü ve olmaması gereken olarak niteleyen bir anlayış, hızla kök salıyor. Yapılanlar kimin yaptığına bakılmaksızın eleştirilmek yerine benden mi? Yoksa değil mi? Üzerinden değerlendirilmek suretiyle normalleştiriliyor. Durum böyle gerçekleşmeye başladığı andan itibaren ise kurumlarınız, değerleriniz ve kişileriniz de giderek silikleşiyor.

Karşılıklı bir biçimde mütemadiyen tekrarlanan bir suçlama ve ‘önce onlar yaptı’ yaklaşımı içerisinde gidip geliyoruz. Ne çocukları ne kadınları ne gençleri ne yaşlıları ne de diğer bütün canlıları sevmiyoruz! Hatta sevmemenin ötesinde onlara zarar verecek birtakım eylemlerin içerisinde bulunmaktan keyif bile alanlar var aramızda. Yaşananlar sonrasında sık sık biz ne ara böyle bir millet olduk? Sorusunu dillendiriyoruz. Buna karşın öteki imgesi ile kurduğumuz ilişkideki sakatlığı değil görmek; duymak, hissetmek bile istemiyoruz. Oysa yepyeni bir dile, bakış açısına ve hepsinden önemlisi bir arada yaşamak için umuda ihtiyacımız var. Bunun yolu ise birbirimizi yok saymaktan, kendi düşüncelerimizi dayatmaktan ve karşımızdakileri izole etmekten geçemeyeceğini anlamaktan ve buna uygun bir hayat alanını yeniden inşa etmekten geçecektir.

Umarım bir gün bu topraklarda bambaşka şeyleri konuşabilir ve konuştuklarımız üzerinden gerçekten tartışabilecek bir yapıya doğru ilerleyebiliriz. Bugünü kıymetli kılan biraz da dünden getirdiklerimizdir bununla birlikte yarınlara ilişkin yaklaşımlarımız da bu kıymetin değerini ve beklentilerimizi arttırmaktadır. Çoklu zaman paradigması içerisinde mekanı da tek tipleştirmeden ve hayatın farklı kompartımanları içerisinde çeşitliliği zenginleştirmek suretiyle yeni ufuklara yelken açabilmek umuduyla