Hayaliyle Gerçeğiyle Futbolculuk!..

Söz konusu olan futbol ve futbolculuk olduğunda çok sevdiğim bu oyunu, içinde yer alma fırsatına karşın okulu tercih ettiğim gerçeğini daima hatırlarım. İçimdeki futbol sevgisi hiç dinmedi ve futbolla sosyolojik açıdan yollarımı kesiştirmemle bambaşka bir aşamaya geçiş yapmış oldum. Bu açıdan futbolu izlerken de, üzerinde çalışırken de hep farklı pencerelerden bakabilme olanağına sahip birisi olduğum için kendimi şanslı görürüm.

Futbolun profesyonellik ile amatörlük arasındaki ince çizgi üzerinde nasıl tuhaf zig zaglar çizdiğini kendi çocukluğumdaki mahallemizin amatör takımındaki maçlarda fazlasıyla yaşadım. Aslında bu ülkenin futbol tarihi bir anlamda yazılmamış amatör takımlar ve orada elinden geleni yapabilmek için çırpınıp durmuş olan isimsiz kahramanların da tarihidir. Bu vesileyle Yıldızspor’u ve onun başındaki rahmetli Bayram Tangız’ı (Bayram babayı da) minnetle anmış olayım.

Amatörlerin profesyonellik peşinde koştuğu buna karşın profesyonellerin de kaymak tabaka olarak nitelendirebileceğimiz süper ligdekiler hariç durumlarının pamuk ipliğine bağlı olduğu bir futbol dünyamız var. Özellikle son on yıl içerisinde endüstriyel futbol ile birlikte bu alanda dönen paranın miktarı arttıkça, futbol üzerinden toplumsal hayatta ‘yırtma’ olarak nitelendirebileceğimiz sınıf atlama rüyası da daha fazla ete kemiğe bürünmüş oldu.

Futbolun cazibesi arttıkça, futboldaki sıkıntılar da buna paralel olarak artmaya ve futbolun yaratmış olduğu etki de giderek genişlemeye ve daha fazla ilgi çekmeye başladı. Futbolcu olmak geçmişte çocukların rüyası iken şimdi ana babaların rüyası olarak görülüyor. Ama tam bu noktada sınıf atlama noktası olarak görülen futbolculuğun hiç de beklenilmeyen yan etkileri olan hayal kırıklıkları ve pişmanlıkların da eşlik ettiği bambaşka bir hayat formu da karşımıza çıkabiliyor.

Kendi yaşadıklarını alanda deneyimleme şansı bulan ve bu yüzden de içeriden bir bakışla futbolculuğu ve orada olup bitenleri bilimsel kavramlarla ortaya koyan Safter Elmas’ın ‘Bi Futbolcu Olursak…’1 isimli çalışması tam da bu hayal kırıklıklarını ve sınıf atlama meselesine odaklanıyor. Çalışma, Pierre Bourdieu’nun Ekonomik Sermaye, Habitus, Doxa, İllusio kavramlarının eşliğinde futbolculuğun ışıltılı olduğu kadar karanlık olan yanlarını da görebilmemizi sağlayacak yaşanmışlıkları tüm çıplaklığı ile önümüze koyuyor.

Her sınıf için var olduğu söylenen, o sınıfa özgü özellikler ve değerler taşıyan habitus, toplumsal hareketlilik ile ilişkilenip yeniden şekillenirken, futbolda dikey hareketlilik(sınıf atlama) yaşayan futbolcuların habitusları da kendilerine özgü bir biçimde şekillenir. Bourdieu’ye göre habitusun ortaya çıkması ya da kendini yenilemese, sahip olunan ekonomik, kültürel, sosyal ve sembolik sermaye olanaklarıyla belirginleşir ve bu ekonomik, toplumsal ve kültürel varoluş koşulları birbirinden farklı sınıf habituslarını meydana getirir (s.41).

Futbol alanındaki iktidar ilişkilerinin kurulması ve kurumsallaşması süreci futboldaki dikey hareketlilik mekanizması ile futbolun ortaya koyduğu tahakküm ilişkileri dikkat çekicidir. Futbol dünyası tıpkı bir buzdağı gibi en tepedekilere konumlanıp, onların ışıltılı dünyaları üzerinden futbolcu denilen meslek grubunun ne kadar iyi kazandığını, lüks arabalara bindiğini ve ihtişamlı bir hayat sürmekte olduğu üzerinde döner durur. Buna karşın suyun altında kalan kısımda işler hiç de gösterilen gibi yürümemekte ve ihtişamlı hayatlar, belirsizlikler içerisinde geçen zaman dilimlerine devrolunmaktadır. 

Profesyonelliğin ekonomik sermayeye olan etkisini faal futbolculardan Ali şöyle tanımlamış:  Normal standardımızın çok üzerine çıktık. Normal insanların üzerine çıktık. Bu yaşam tarzına da etki etti tabii(s.95). Çalışmadaki en ilginç ifadelerden bir tanesi ise Şili’li ünlü futbolcu Zamorano ile Kocamustafapaşa futbolcusu Vedat’ın, ilk kazandığı parayla aynı şekilde ev satın almalarıdır(s.102).

Genç yaşında önüne uzatılan sözleşmenin ne olduğunu çoğu kez okumadan imzalayan binlerce futbolcu olmuştur ve ne yazık ki onların haklarını koruyabileceğine güvenebilecekleri bir mesleki örgütleri de yoktur. Bu konuda çalışmada geçen şu cümleler durum tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır: Önceden federasyon kulüp parayı ödeyene kadar kulübün lisansını çıkarmıyordu. Şimdi bu mahkemelerle iki ay süren davalar şimdi iki sene sürüyor. Oyuncu mağdur olmuyor, ölüyor yani(s.126).

 Üçüncü liglerde geçerli olan 30 yaş kuralı devreye sokulduğunda da, futbolcular şiddete maruz kaldıklarında da, sözleşmelerinden doğan alacakları kendilerine ödenmediğinde de bu yokluğu fazlasıyla hissetmişlerdir. Yaş kontenjanı, futbolcuları adeta ringin köşesine doğru sıkıştıran, nakavt için indirilmiş son yumruk darbesi gibi futbol alanında futbolcu ücretlerini daha da düşüren, futbolcuları kontenjandan dolayı ya amatör bir takıma gitmeye ya da futbolu bırakmaya iten bir uygulama oldu”(s.129).

Kitabın üzerinde durduğu bir başka husus sakatlık ve kaybolma kavramlarıdır. Aslında her ikisi bir arada ilerlemekte ve futbolcu sakatlıkla birlikte kulübünün kendisine sahip çıkmadığı bir boşluğun içerisinde kendisini bulmaya zorlanmaktadır. Çünkü sistem iyi olduğunuz sürece sizinle yola devam etmek üzerine kurulmuştur ve bunu her daim ispat etmek durumunda bırakılmanız ise özellikle sakatlık dönemlerinde büyük bir kısırdöngüyü beraberinde getirmektedir.

Kapitalist sistem tarafından bireyler çocuk yaşta futbol oyna zengin ve yıldız olma hayalleriyle bir ‘umutla’ yönlendirilir, bu doğrultuda zenginlik, lüks yaşam, yıldızlık, saygınlık gibi özellikler, kapitalist düşüncenin sembolik mitleriyle ve toplumdaki sosyal ajanlarla bireylere sunulur. Profesyonel futbol sektörünün içindeki kulüpler, medya organları, federasyonlar bu mitleri ve ajanları sürekli yenileyerek ve kontrol ederek canlı tutar. Burada futbolcunun sınıf atlaması mitinin esasen sıfır toplamlı oyuna dayandığını, dolayısıyla kapitalist-endüstriyel futbol döngüsünün kendini yeni ‘kurbanlarıyla’ yeniden üreterek karlılığını görürüz. Sistem böylece verimlilik ve devamlılık esasıyla kendini muhafaza eder ve kısa çöp uzun çöpten hakkını bir türlü alamaz(s. 165).

Futbolun ve futbolcunun hikâyesi aslında sıradan insanların ve onların toplumsal hayat içindeki hayallerinin ete kemiğe bürünmüş halleridir. Gidişin de dönüşün de imkansız olduğu anda hem hayallere hem de yarınlara veda edersiniz. Bir zamanlar göz bebeklerinizi büyüten futbol topunu değil görmek yanından bile geçmek istemezsiniz.

Sevgili öğrencim, meslektaşım Safter’in çalışması bütün bu görmezden gelinenleri ortaya koyması açısından çok kıymetli olduğu kadar spor bilimleri alanındaki bilindik paradigmayı da sarstığı için ufuk açıcı.

1Safter Elmas- “Bi Futbolcu Olursak…(Futbolda Profesyonellik, Sınıf Atlama ve Hayal Kırıklığı)-İletişim Yayınları, İstanbul, 2017