Katpatuka'nın Atları!..

Aklım gerideydi, gözlerim kapalı düşünüyordum. Yarı bulutlanmış gökyüzünden bazen yüzünü gösteren güneş, bazen de bulutların arkasına saklanıyordu. Bazen de öylesine kararıyordu ki hava, Nisan gülümsüyordu dışarıda, yağmurla.

Otobüs hızla orta Anadolu’nun içlerinden almış bizi Ege kıyısına götürüyordu… Aklım gerideydi ama.

Kiraz bahçeleri beyaza kesmiş, ara ara güneşi karartan bulutlar güzel damlalarını gönderip kiraz çiçeklerini yıkıyordu.

Mübadele yıllarında, Yunanistan’ın Makedon bölgesi, Jerveni Köyünden kopartılmış insanlar ile, yeni adı Mustafa Paşa olan, Küçük Asya’nın Atina’sı, Anadolu’nun Makedonyası, Sinasos’ta yaşayan Rumlar, köylerini değişmişlerdi.

Aklım geride, Sinasos’ta kalmıştı.

Sinasos, her köşesinde bir sürpriz ve belki de üzüntü duyacağınız mübadele köyü. Belki de atalarımın Makedon kökenli olması nedeni ile, içimde duyduğum heyecan ve buruk sevinç. Sinasos, her sokağı ve köşe başıyla yürek hoplatan, yolları yokuşlu, inişli çıkışlı, Anadolu’nun ortasında Jerveni den gelip burada yerleşmiş, yaşayan ve Makedon müzik, el sanatları ve yaşam tarzını içinde sürdürmeyi çok isteyen insanlar size bakmadan yanınızdan geçiyor ve konuşmayı istemez gibi görünüyorlardı.

Göç olmadan daha, eskilerden, mübadele öncesi, Sinasos’un erkekleri yılın 8-10 ayını İstanbul’da geçirler, denizcilik balıkçılık ve havyar işi ile uğraşırlar, Sinasos’a bol para ile dönerlermiş. Sinasos zengin bir köymüş. Bugün bile anlaşılmakta.

Aklım geride ve o güzel mi güzel yapımında muhteşem bir işçiliğin uygulandığı evin merdivenli giriş kapısından camlı üst bölmesinden dışarıya uzatılmış soba borusunda takılı kaldı.

Kapalos mahallesi,Sinasos’un en değerli mahallesiydi.

Güzelim kesme taş yapıların her bir yanı süslemeler ile doluydu ve duvarlar ile çerçevelenmişti.

Gözlerimi bir ara açtım, Otobüs yine hızla asfalt üzerinde akmakta ve ben ise geriye geriye akmaktaydım. Sinasoslu Güzel Eleni’ nin evlenmek için yavuklusunun İstanbul’dan dönüşünü beklerken hissettiklerini biraz olsun duyumsamak için yüreğimi zorluyordum. Kiraz bahçeleri hala devam ediyordu. Islaktılar, beyazdılar, umut doluydular.

Aklım gerideydi.

Akıyorlardı geriye doğru benim gibi. İnsanlarımız Sinasos ta geçmişte olan bitenle çok ilgiliydi. Gözlerimi yaşartacak kadar hem de.

Sinasos’un şimdilerde yüksek okul olan muhteşem mimarili kervansarayı, diğer köşe de ‘’beni de unutmayın’’ diye çığlıklar atan eski medrese ’si ve manastırı ile değil ama.

Para kazanıp nişanlılarına kavuşmak için çalışan Sinasos lu gençlerin köylerine getirdikleri paralarla yaptırılmış, dizi çekiminde kullanılan Asmalı Konak ile çok ilgiliydiler. Dizinin çekildiği konak, Mübadele yıllarında çekilen acıları çoktan unutturmuş, İnsanlar sadece ‘’Asmalı Konak’’ dizisinin Konağı ile ilgiliydiler.

Aklım gerideydi. ‘’Ahhh! ’’ larla.

Kiraz çiçekleri, iyice kapanan kararan gökyüzünden şimdi hızla yağan yağmurla ıslanmaktan öteydiler. İçlerindeki çekirdeği bile yıkamıştı yağmur.

Sen Katpatuka’ yı bilir misin? ‘’Güzel atlar diyarı’’ demekmiş... Ben se tek at bile göremedim. Nereye gittiler sence? Pers Krallığının Asurlu tacirleri gelirmiş Katpatukaya. Tabletler de yazıyormuş. Asurlular güzel atlar görmüşler, burada. Atları beğenip, Katpatuka demişler. (Güzel atlar ülkesi...) Rumlar ise bu adı, KAPADOKYA ya çevirmişler.

Aklım geride. Aklım çok geride. Hasan Dağ’ın patladığı, Erciyes’in gümlediği, Göllü Dağın da onlardan geri durmadığı zamanlar kadar geride. Ne kadar derinlik varsa patlaya patlaya içlerinde ne kadar rengarenk katman varsa dökmüşler içlerini hem birbirlerine hem de Anadolu’nun tam ortasındaki ne kadar çukur varsa oraya doldurmuşlar kül ve taşla. Dertleşmişler üç volkan. Dertliymişler ne varsa dökmüşler içlerinde uzaktan birbirlerine baka baka, başlarında bulut ve kar hiç eksilmemiş.

Bir Erciyes anlatmış. Dertliymiş. İçinden çıkanlar yayılmış katman katman rengarenk. Ardından Hasan Dağ almış sözü anlatmış, anlatmış, Anlatmış. Onun içinden çıkanlar ise, Erciyes’e göre daha da bir başka renkli ve güzelmiş. Sıra Göllü Dağ’a  gelmiş, o da çok renkli anlatmış dökmüş içindekileri. Sıra sıra katman katman dağların içinden dökülen dertler, milyonlarca yıl sonrasında değişik oluşumlarla bize sanki onları periler yapmış ta şekillenmiş gibi gelmiş. Biz de onlara peribacası demişiz.

Belki de o zamanların atları çok güzeldi. Bilinmezki nasıl göndereyim aklımı on iki milyon yıl öncesine. Gönderebilirmiyim… Denemem gerek… Zor çok zor...

Ben bir ay öncesinde neler oldu zor hatırlıyorum. On iki milyon yıl sonrasına nasıl dönerim?

Ihlara’ nın üç yüz basamakla inilen vadilerinde, Hristiyanlığın ilk yayıcıları, volkan patlamaları ile dolan çukurlarda kendilerine öncelikle sığınak ve sonrada tapınak inşa etmişler, kolay oyulan andezit taşlarını oya oya. Hristiyanların ilk kiliselerinde kök boyalarla yapılmış freskoların aziz resimlerinin, Hz. İsa’nın gözlerini, oymaktan da geri durmamışız. Böylece de dinimizi kurtarmışız. Muhteşem alçı işçiliğiyle düzeltilmiş ve üzerine İncil’de yazanların resmedildiği duvarlara bakarken, diyorum ki: ‘’şükürler olsun dinimizi kurtarmak adına, yapılmış bu güzellik, bize de kalmış biraz görecek bir şeyler...’’ Melendiz çayı hızla ve erimiş karların kattığı bir enerjiyle akmakta bu kiliselerin ortasından. Aklım geride, geride geride. Çok geride.

Yine Katpatuka’nın atlarını düşünüyorum... Bir tanesini görebilseydik bari. Yoktular. Çok geride kalmışlardı. Aklım gibi.

Sahi bir ay önce ne oldu?

Kim gitti kim kaldı yüreklerde?

Göreme açık hava müzesinin tam orta yerinde Allahtan yüksek katlı olmayan beş yıldızlı otel fikri de peri bacalarının arasında ne kadar doğrudur? Gidip bir görmek gerekir. Odamdan dışarıya çıktığımda devasa bir peribacasıyla burun buruna gelme duygusuna ben alışamadım kabul edemedim de.

Aklım gerilerde gitti yine. Kim gitti kim kaldı bu yüreklerde. Ahhh! lar la...