Nicelik ve Nitelik İkileminde Bırakılan Üniversiteler!..

Teknolojinin her geçen gün biraz daha etkisini arttırdığını göz önünde bulundurmalı ve yükseköğretim anlayışımızı da bu çerçevede yeniden revize etmeliyiz...

Türkiye’de eğitim üzerinde durmaya başladığınız andan itibaren karşınıza çıkan alanlardan bir tanesi de üniversitedir. Okul öncesi, ilköğretim, lise aşamalarındaki sorunlarımız ve buradaki çözümsüzlüğe ilişkin yatırımlarımız sürerken her nedense üniversite meselesi çoğu kez es geçilmektedir. Halbuki yaşananların arkasında üzerinde ısrarla durmamız ve düzeltmemiz gereken yerlerin başında üniversiteye ilişkin bakış açımız gelmektedir. Çünkü burası eğiticilerin eğitildiği ve toplumsal hayata yön veren yaklaşımların ortaya konulduğu yerdir. Buna karşın ülke olarak gelenekler bütünü olması gereken üniversite anlayışını hayata geçirmemek adına yıllar içerisinde farklı iktidarlar dönemlerinde fazlasıyla çaba sarf ettik.

Bir koordinasyon kurulu olması gereken ve yükseköğretimin geleceğini şekillendirmekle görevli olması beklenen Yükseköğretim Kurulu (YÖK) en başından itibaren tartışmalı bir kurum olarak oluşturuldu ve ne yazık ki bu durumu farklı bir aşamaya ulaştırma konusunda başarılı olamadı. Yıllar içerisinde iktidara aday olan bütün partilerin kaldırmayı vadettiği buna karşın iktidar olduklarında dört elle sarıldıkları bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Nüfusun artması ile birlikte üniversite sayısının arttırılması talebi beraberinde nicelik baskısını ve niteliğe ilişkin bir takım değerlendirmelerin geride bırakılmasını getirdi. Yıllar içerisinde ülkenin her iline üniversite açılması ve beraberinde buralarda eğitim verilmesi anlayışı ile birlikte Türkiye’nin önünde belki de bütün bu adımları atarken hiç hesap etmediği sorunlar ortaya çıkmaya başladı.

İlk olarak eğitim hayatı içerisinde bulunan bütün öğrenci adaylarının üniversite okuması gibi bir anlayış ortaya çıktı ve bu durum beraberinde her geçen yıl biraz daha şişmeye başlayan bir öğrenci kitlesinin oluşmasına yol açtı. Yine bu durumla yakından bağlantılı olan ülkenin hemen hemen her alanda ihtiyacının çok ötesinde öğrenciyi açılan bölümlerden mezun etmesi ile oluşan üniversiteli işsizlik problemi ortaya çıktı. Bir diğer önemli sorun ise hızla artan üniversite sayısı karşısında burada ders vermesi gereken öğretim üyesi kadrosunun yetiştirilmesi meselesiydi ki bu durum asıl büyük sıkıntı kaynağı olarak belirdi. Açılan bu yeni üniversitelerin büyük bir kısmında çok az sayıda öğretim üyesi ile açık kapatılmaya çalışıldı. Hatta buraya giden insanların motive edilmesi için maddi boyut ön plana çıkartıldı ve özellikle ikinci öğretim gibi bir heyulanın yaratılmasının da önü açıldı.

İşte tam bu noktada YÖK, öğretim üyesi yetiştirme programı adı altında bir takım uygulamaları devreye soktu. Yıllar içerisinde üniversite sınavlarından başlayarak lisansüstü aşamalarında ve özellikle araştırma görevlisi alımlarında kullanılmak üzere bir taraftan paraya tahvil edilen öte yandan gerçek anlamda alan bilgisini ölçmeyen buna karşın sonucu fazlasıyla belirleyen sınavlar dolaşıma sokuldu. Nicelik her geçen gün biraz daha fazla ön plana çıkartılırken asıl üzerinde durulması gereken ve mutlak surette korunması şart olan nitelik giderek akademik hayatın içerisinde görmezden gelinmeye başlandı. Puan toplamaya indirgenen akademik yükseltme kriterlerine eşlik eden teşvik uygulamasıyla birlikte akademisyenler, yapacakları her çalışmanın ne kadar puan ve ne kadar para getireceğini hesaplayamaya başlayan varlıklara dönüştürüldüler.

Hatta buna uygun bir biçimde son beş yıl içerisinde bütün ‘bilimsel toplantılar’la ilgili yapılan duyuruların ‘akademik teşvik yönetmeliğine uygun’luğunun altını çizen vurgularla yapılıyor olması da tesadüf değildir. Benzer biçimde yine aynı duyurularda akademik kriterlere uygunluğa bir başka deyişle unvanların alınmasına yardımcı olma durumuna vurgu yapılıyor olması da dikkat çekicidir. Niceliğe yüklenilen her aşama beraberinde kaliteyi ve gerçek anlamda bilimsel çalışmalara ilişkin yaklaşımların doğasını da dönüştürmeye başladı. Her alanda olduğu gibi burada da işi kitabına uyduran ve söz konusu durumdan vazife çıkartmak suretiyle yoluna devam etmeyi başaranlar oldu. Geçtiğimiz günlerde açıklanan dünyada sahte bilimsel yayın sıralaması içerisinde Hindistan ve Nijerya ile birlikte Türkiye’nin en üst sıralarda yer alıyor olması dikkat çekiciydi.

Hakemli dergi adı altında kurulan sahte hesaplar üzerinden oluşturulan yayınlardan tutun da uluslararası adı altında düzenlenen kongrelere, sempozyumlara kadar bir dizi etkinlik-ki bu etkinliklerin bir kısmının yurt dışında düzenlenmesi ve kongre dilinin Türkçe ile İngilizce olması buna karşın akademisyenlerin hangi dilde isterse sunum yapabilmesine olanak tanındığı gibi ilginç uygulamalar söz konusuydu- ön plana çıktı. Turistik gezilere dönüşen ‘bilimsel!’ faaliyetlerin üniversiteler tarafından desteklenmesi ile oluşan tuhaf bir uygulama dolaşıma sokuldu. Üniversitelerdeki bilim insanları adeta bilgisayar oyunlarında puan toplayan yarışmacılar gibi her attıkları adımla bir taraftan puan biriktiriyor öte yandan ise bu biriktirdikleri puanlar vasıtasıyla akademik yükseltmelerini doldurma yoluna gidiyorlardı.

TÜBİTAK tarafından mercek altına alınan İstanbul bilim ve akademisyenler derneği isimli bir firmanın bu alanda gösterdiği faaliyetler incelendiğinde karşımıza çıkan tabloda 2010 yılında 7 makale ile başlayan Murat Korkmaz’ın 2011 yılında 23 makale, 2012 yılında 43 makale ve 2016 yılı sonunda ise 261 yayınla erişilmesi zor bir rakama ulaştığı görülmüştür. Son iki yıl içerisinde inceleme sonrasında makale yayınlama sayısında ciddi bir düşüş olmuştur. İlgili haberde okuyucuların bu durumun ne anlama geldiğini kavraması açısından şu iki örneğe yer verilmiştir. Dünyanın işletmecilik alanında en üretken akademisyenlerinden biri olan Prof.Dr. Tamer Çavuşgil bile 40 yılda ancak 200 civarında makale yayınlamıştır. Prof.Dr. Şerif Mardin ise 60 yılda yaklaşık 170 makaleye imza atmıştır’.

Yapılan incelemede ağır etik ihlaller, yasa dışı uygulamalar saptanmıştır. Tekrar nicelik ile nitelik ilişkisine dönmenin tam sırasıdır. Akademi camiamız; bilimsel özgünlüğü, liyakatı ve ortaya koydukları ile gerek ülkemizin gerekse de dünyanın ihtiyaçlarına karşılık verme yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadır. Bunun yolu ise akademisyenlerimizi puan toplayan yarışmacılar olmaktan çıkartmak ve gerçekten bilimsel yayınlar yapacak alanları yaratarak sağlanabilir. Bunun için standartları yeniden keşfetmemiz gerekmiyor buna karşın söz konusu olan standartlarla kendi kültürel yapımız arasındaki ilişkiyi de dikkate almamız icap ediyor. Teknolojinin her geçen gün biraz daha etkisini arttırdığını göz önünde bulundurmalı ve yükseköğretim anlayışımızı da bu çerçevede yeniden revize etmeliyiz.

Hız Toplumu diyerek adlandırılan ve bireyselliğin farklı şekillerde nitelendirildiği yeni bir dönemdeyiz. Hayatı ve doğayı kontrol altına almak amacıyla yola çıkan insanoğlu, kendi kurguladığı ve yarattığı demir kafesin içerisinde özgürlüğünü kaybetti. Tüm olup bitenleri daha fazla anlamak istiyor buna karşın ne durup düşünmeye ne de bunu yapabilmeye zamanı bulunuyor! İşte bu çelişki içerisinde rakamların dünyasını fetişleştirirken, basit ve sade yaşantıları karmaşıklaştırmayı tercih ediyor. Niceliğin dolambaçlı yollarında mana’yı yitiriyoruz. Bugün her zamankinden daha fazla kelimelere muhtacız oysa kelimeleri yaratan an’ları ve o an’lara atfettiğimiz duygular ve düşüncelerle bağımızı koparttık. İşte bu noktada verinin sadece rakamlardan ibaret olmadığını aynı zamanda an’lama edimimizin gerçek bir parçası olduğunu bize yeniden göstermesi için öncelikle yavaşlamaya ardından düşünmeye ve tabii ki an’lamaya ihtiyacımız bulunuyor. Çünkü an’lamak bizi inşa ettiğimiz bu kapısı açık tahakküm dünyalarımızdan uzaklaşabilmemizi sağlayabilecek yegane gücümüzü oluşturuyor. Akademiye ve akademideki yaklaşım biçimlerimizi de bu doğrultuda yeniden değiştirmeli ve gençlerimizi geleceğe hazırlıklı bir hale getirmeliyiz. Bunun yolu ise üniversiteye, akademisyenliğe ve bilimsel üretime ilişkin bakış açımızı değiştirmekten geçecektir. Türkiye’de üniversiteyi konuşmadan ve bu doğrultuda mesafe alamadan, eğitim sistemine ilişkin sorunları çözebilmek mümkün değildir.