Ölüsü, Dirisi Saygı Görmeyen Ülke!..

Söylenilenler ile yapılanların arasının her geçen gün biraz daha birbirinden uzaklaşmasına tanıklık etmek ve elinden bir şey gelememenin anlatılmaz yoksunluğunu yaşamak, bu ülke insanı olarak hepimizin kaderi olsa gerek. Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi ve bu ikisi arasındaki benzerliği hep es geçmiş olmamız vesilesiyle, bu topraklarda ölümün de yaşamın da anlamı kollektif olmaktan ziyade kişisellik temeline indirgenmiştir. Oysa yaşamın bu iki vazgeçilmez öğesini kişiselliğe indirgemek demek, onları aynı zamanda hiç ama hiç hak etmedikleri eylemlerin ve yaklaşımlara karşı da savunmasız bırakmak anlamına gelmektedir.

Yaşadığımız olumsuzluklar sonrasında toplu bir şekilde tüm bir halkı ve onun bütün mensuplarını suçlamak ne kadar tutarsız ve yanlışsa, aynı şekilde olup bitenleri görmezden gelecek biçimde davranmak ve münferit kılarak değersizleştirmeye çalışmak da bir o kadar tehlikeli ve sakattır. İfratla Tefrit arasında gidip gelmeyi çok seven yapımız nedeniyle bizler tüm yaşadıklarımızı uçlarda yaşama konusunda acayip mahirizdir. Önce hayatta olanlardan başlayalım ve burada aslında ne kadar fazla yanlış adımlar attığımızı bir kez daha hatırlayalım. Geçmişimizde soru işaretleri barındıran ve binlerce insanın hafızasına kazınan büyük yıkımlar bulunuyor. İdeolojisinden, etnik ve dinsel kimliğinden ötürü ötekileştirilmenin ötesinde can ve mal kayıplarının yaşandığı çok sayıda olayımız hala hesaplaşmak için bizleri bekliyor! İster diri isterse ölü için sürekli olarak aynı riyakarlık üzerinden kendimizi temize çekmek suretiyle durumu kurtardığımızı sanıyoruz. Halbuki her defasında biraz daha vicdanlarımızı karalıyor ve insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

Yaratılanı Yaratandan Ötürü Sevmek cümlesi her sıkıştığımızda kullandığımız anahtarlardan bir tanesi buna karşın yaşamı kendimiz için kutsayarak bu anlamı da harap etmekten kaçınmıyoruz. Yaşayanları en iyi şekilde yaşatmak ve mutlu etmek gibi evrensel ideallerimiz çoktan yok olup gittiler. Geriye adeta bir tortu olarak insan ve insanlığa dair birkaç kelam kaldı sadece. Aslında bu ideallerle birlikte bizi biz yapan değerlerimiz ve insanlık hallerimiz de elimizden kayıp gittiler. Artık yüzyıllar öncesinin barbarlık halinin bile daha gerisinde bir yerdeyiz. Çünkü o günleri yaşayanların ellerinde, şimdikilerin olduğundan çok daha az şey varken uğrunda ölünebilecek kavramları yoktu. Oysa içinde yaşadığımız dönemde sonradan icat edilmiş olan ve insanlık tarihinin baş belası konumundaki kavramlar başta olmak üzere yüzlerce bahaneye sahibiz. Ölüm işte tam bu noktada bir zamanlar hepimizin ölüsü olmanın ötesinde bir yerlere konumlanmaya başlandı. Artık ölüm ve ölü üzerinden kendi iğrenç bayağılıklarımızı çok daha rahatça sergileyebileceğimizi biliyoruz.

Oysa tüm yaptıklarımızın veyahut yapacaklarımızın ölüye değil sadece dirilere zulmetmek anlamına geleceğini ise hala öngöremiyoruz. İşte bu sakat bakış açısı yüzünden ölen insanları yaftalamayı ve onları öldükten sonra bile cezalandırabileceğimiz hissiyle insanlık dışı uygulamaları kendilerini savunamayacak olan ölüler ve onların mezarları üzerinden uygulamaya koyuyoruz. Ölümün eşitleyici ve korkunç bir gerçeği bünyesinde taşıdığını ise nasılsa benim/bizim ölümümüz değil diyerek görmezden gelebiliyoruz. Çok değil bir yıl önce 15 Temmuz sonrasında darbe girişimine katılıp ölenlerin cenazelerini ‘vatan hainleri mezarlığına’ gömmek için düğmeye basılmıştı. Anadolu’da çok kullanılan bir deyim vardır; Gelin girmeyen ev olur ancak ölüm girmeyen ev olmaz derler.

Ölüm sonrasında yapılacak her eylem öleni değil arkada kalanları cezalandırmak anlamına gelecektir ki bu en hafif deyimle vicdansızlıktır. Çünkü hiç kimse çocuğu, kardeşi, annesi, babası, akrabasının yaptıkları nedeniyle cezalandırılamaz. Aynı zamanda öldükten sonra yaşarken her ne yapmış olursanız olun, bütün yaptıklarınızın bedelini ödeyip ödemeyeceğinizin kararını vermek sadece yaşadıkları için birilerinin haddine düşmez! Ölümü ve ölüm sonrasını birilerinin hadsizliği üzerinden biçimlendirmeye başladığınız andan itibaren sadece yok sayılanların değil herkesin aynı potada eritilebileceği gerçeğini de baştan kabullenmiş olursunuz ki bu hukuk öncesinin ‘kısasa kısas’ ilkesinin işletilebilmesinin de önünü açacaktır.

Bu ülkede 6-7 Eylül olayları, Maraş, Çorum, Sivas katliamları yaşandı ve on binlerce insanımızı kaybettik. Üzerinden bu kadar uzun zaman geçmiş olmasına karşın hala insanları yaşarken de öldükten sonra da rahat bırakmamayı ve içinde yaşanılan toprakları birbirimize zehir etmeyi sürdürüyoruz. Ölen bir kişinin ardından tehditler savurmak ve cenazeyi çıkartır parçalarız cümleleri kurmak, velhasıl kelam kendini böylesi bir durumla eşitlemek ve bunun üzerinden kahramanlık rüyaları görmek ne kadar acınası ve zavallı bir ruh halidir. Savaş halinde bile ölülerin toplanıp defnedilmesine izin verilirken, toprağın altını bile zapt edebileceğini sanarak küçülmek hatta dip yapmak kolay kolay rastlanamayacak bir ülke haline geldiğimizi bir kez daha hepimize göstermektedir. 

Aslında bu durum nicedir alttan alta işleyen ve her nedense kimsenin söylemek istemediği bir yaklaşımın da ete kemiğe bürünmüş hali olarak da okunabilir. Çok değil üzerinden birkaç yıl geçti Ankara’da ölen yurttaşlarımız için Konya’da oynanan milli maç sırasında yuhalamalarla karşı karşıya kalmıştık. Ölenler ‘biz’den olsalar bile oradakiler açısından yeterince ‘biz’den görülmüyorlardı. Oysa yine aynı günlerde Fransa’da yine bir milli maç öncesindeki ‘saygı’ duruşunda binlerce insan çıt çıkarmadan vakar içerisinde, bu dünyadan ayrılan insanları ‘biz’ ‘siz’ veya ‘onlar’ ayrımı yapmadan anabiliyorlardı.

Ölümü kutsadığımızı, ölenleri bizim ölümüz ya da ötekilerin/onların ölüleri olarak gördüğümüz içinde bir türlü ölümlerin ardı arkası kesilmiyor. Adeta bir cinnet hali yaşıyor ve yaşadığımız bu cinneti her geçen gün biraz daha fazla besliyoruz. Nefreti artıran, şiddeti besleyen dili keskinleştirdikçe ölümleri çoğaltıyor ve biraz daha insanlıktan uzaklaşıyoruz. Normalleşmeyi, insanlarına sağlıklı bir yaşam standardını bir türlü yaratamayan bir coğrafya ve o coğrafyanın her daim biraz yaralı insanları olarak, yine birbirimize yönelik öfkelerimizi bilemeye devam ediyoruz. Her fırsatta mensubu olduğumuz dinin ne kadar engin bir sevgi ve hoşgörüye sahip olduğunu dile getirsek de, bu hoşgörüyü en yakınımızdaki insanlardan esirgeyerek yaşıyoruz. Kendi gibi olmayanlara saygısı olmayan, öteki ile kurduğu ilişkinin her daim sakat bir zeminde inşa edildiği bir toplumsal yapının, sağlam bir birliktelik geliştirmesi mümkün değildir. Ülkemizin siyasal ve toplumsal tarihi bu açıdan hiç de parlak olmayan bir maziye sahiptir. Sürekli olarak kendi doğrularını dayatmayı ve yaşam biçiminin tek doğru olduğunu kabullendirmeyi, politik bir uygulama haline getiren yapılar açısından içinden geçtiğimiz dönemler büyük tehlikeler arz etmektedir. Kardeşlik, birlik ve beraberlik sadece hamasi söylemler üzerinden kurulamaz. Hayatın her alanında yaşadığı gelişmeleri sürekli olarak öteleyen ve günü kurtarmaya çalışan bir ülkede, gün gelir kardeşlik edebiyatı da yeterli gelmez.

Ölüsüyle dirisiyle barışık olmayanların birbirleriyle barışık olmalarını beklemek ve buradan başka türlü bir hayat beklemek mümkün değildir. Yaşadığımız her olay, yeni bir utanç vesikası olarak toplumsal hafızamızdaki yerini almaya devam ediyor ve bu süreçte hem insanlıktan hem ahlaktan hem de mahşeri vicdandan biraz daha uzaklaşıyoruz.