Soyunu Öğrenme Telaşı!..

E-Devlet sistemine ‘alt-üst soy bilgisi sorgulama’ özelliği eklendi ve kısa bir süre içerisinde sistem, yoğunluktan işlemez hale geldi. 1800’lü yıllara kadar akrabalarımızı görebileceğimizi öğrenmek vatandaşlarımızı heyecanlandırdı ve bir gün içerisinde 310 bin kişi sistemden çıktı aldı. Ardından gelen taleplerin karşılanabilmesi için kota uygulamasına gidileceği bilgisi kamuoyu ile paylaşıldı.

Bürokratik mekanizmaların ortaya çıkışı ile birlikte devletler açısından yurttaşlarının kayıt altına alınması başta askerlik hizmetlerinin takip edilmesi için devreye sokuldu. Devletler kendi tarihsel belleklerini yaratmada nüfus sayımlarını kullanmaya başladılar. Bu konuda Kaufmann, "nüfus(kimlik) kaydının, kamu yönetimi tarafından saklanan bir bellek iken, nüfus cüzdanı ya da kimlik kartının, bir insanın iddia ettiği kişi olduğunu belgeleyen ve kişiye yapışık bir bakıma kişinin ikizi olan bir doküman" olduğunu söylemektedir (1)

Kimlik, içinde bulunduğumuz dönem içerisinde kendisini giderek daha fazla bize hissettiren ve hepimizi içerisine alan bir kavram olarak hem etkisini arttırıyor hem de bizi, bizim gibi olmayanlardan ayırmaya yarayacak özellikleri bünyesinde barındırabiliyor. Bu açıdan içinde bulunduğumuz dönemde ‘ne olduğumuz’ kadar ‘ne olmadığımız’ meselesi de büyük bir önem kazanıyor. Çünkü bu sayede kendimizi diğerlerinden ayırmaya ve ‘onlar’ gibi olmadığımızı gösterebilmeye haiz hale getirebiliyoruz.

Kollektif belleğin grup üyelerine kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini söyleyen öyküler sunduğunu söyleyen ve bu alanda ülkemizde en fazla kalem oynatanlardan birisi olan rahmetli sevgili hocam Nuri Bilgin, kim olduğumuza nasıl karar vermekte olduğumuzu dört noktada açıklamaktadır;

“1) Bir kişinin benlik ya da kimliği, diğerlerinin yansıttığı imajlarda kök salar.

2)Kendini tanımlamanın ve diğerlerinden yararlanmanın ikinci bir tarzı var; kendimi diğerleriyle karşılaştırmak. Kişilere kim oldukları sorulduğunda, oldukça sıklıkla, kendilerini diğerlerinden farklı kılan yanlarını belirtmektedirler. Atıf teorisyenlerinin belirttiği farklılıklar daha bilgilendirici sayılmaktadır. Nitekim Türklük ve Müslümanlık gibi tanımlar da, yabancı ülkelere gidildiğinde daha çok kullanılmaktadır. Bu da demektir ki kimlik, diğerleriyle kontrast durumunda olunduğunda veya diğerleriyle kontrast içindeki özellikler üstünden ortaya konmaktadır. Bu husus, kişinin demografik özellikleri kadar, kişilik özellikleri ve fiziksel görünüşü planında da geçerlidir.

3)Kendimizi diğerleri üzerinden tanımlamanın bir diğer yolu, grup aidiyetlerini dile getirmektir. Burada tek bir birey olarak tekil özelliklerinizi değil, ait olduğunumuz grubu öne çıkarmak söz konusudur.

4)Kendimize ilişkin tanımlamalarımız, bir sosyal statüyle ilişkili olarak yüklediğimiz, oynadığımız ve zamanla ciddiye aldığımız rollerden de kaynaklanabilir” 1

Peki kimlik meselesi neden bu kadar önem kazandı veyahut neden kimliklerimizi öne çıkartır hale geldik? Her şeyden önce toplumsal hayat içerisinde bir arada yaşadığımız nüfus sayısında yaşanan müthiş değişim, beraberinde çeşitliliği de getirdi. Bir zamanların küçük, güvenli ve bilindik yaşamları yerini güvensizliğin kol gezdiği, devasa mekanların içerisinde risklerle dolu ve yabancılaşmış yaşamlara, ortamlara bıraktı.

Artık sosyolojik anlamda cemaatlerin yaratmış olduğu biz duygusunun sıcaklığını hissedebilmemiz ve buradan hayatlarımıza sirayet eden ilişki kalıpları ile yaşayabilmemiz kolay gözükmüyor. Kaybettiklerimizi sürekli olarak aramaya devam etmemiz ve buna yönelik arayışlarımızın hiç ama hiç bitmemesi biraz da bu özlemle ilintili. Bize verilenler ile aldıklarımız arasındaki hassas terazide gidip gelişler hızlandıkça, arayışımız da çoğaldı. Farklı olanların, farklılığından ziyade bizim gibi olmadıklarına yapılan vurgu ön plana çekilir oldu.

İşte böylesi bir dönem içerisinde kim olduğumuz, nereden gelip nereye doğru gitmekte olduğumuz önemli gibi gözükürken, aslında meselenin dönüm noktasındaki sorunun büyük bir çoğunluk gibi olup olmadığımızı öğrenmek olduğu ön plana çıkartılmaya başlandı. Bir zamanların ‘yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz insanız’ söylemlerinin yerini kendi soyunu öne çıkartan yaklaşımların tüm dünyada hissedilmeye başlanması tesadüf değil.

Özellikle Avrupa’da ırkçılığın tavan yapması ve beraberinde ırk, din, eğitim, görünüş kısacası Avrupalılar gibi olmayanların dışlandığı başka bir Avrupa idealinin hayata geçirilmeye dönük girişimlerin oy alması, herkesi düşündürüyor. Ülkemize döndüğümüz zaman, durum biraz daha farklı bir çizgi izliyor, milliyetçiliği koskoca bir imparatorluğun son döneminde keşfeden ve buna dönük uygulamalara girişen bir ülkenin çocuklarıyız. Tarihsel geçmişimiz içerisinde farklılıklar temelinde başlayan ama içinde bulunduğumuz dönemde giderek bir örnekleşen bir millet tahayyülü içerisindeyiz.

Aslında burada bile anlaşabildiğimiz ve birbirimizle saygı temelinde oluşturabildiğimiz bir kimlikler hiyerarşisine sahip olduğumuz söylenemez. Zaman zaman dinsel mezhepler üzerinden, zaman zaman da etnik kökene dayalı yaklaşımlar üzerinden içinde yaşadığımız ülkede, birbirimize dönük ‘ötekileştirme’ girişimlerini hızlandırabiliyoruz. Burada hiç kuşkusuz içinden geçilen dönemde ülke içerisinde yaşananlar kadar, dünya konjonktüründe olan bitenler de etkide bulunmaktadırlar.

Yaşadıklarımızı sadece kendimizden menkul olarak göremeyeceğimiz gibi tüm olan bitendeki sorumluluğu da kökü dışarıda olarak nitelendiremeyiz. Başka bir dünyanın kapıları açılıyor ve burada artık geçmişte olduğu gibi var olan değerler, dayanaklar, kurallar etkilerini kaybediyorlar. Her geçen gün biraz daha fazla kendimizi daha farklı bir biçimde tanımlamak durumunda olduğumuz dayatması ile karşı karşıya bırakılıyoruz. Bu yüzden de, hiç durmamacasına oradan oraya savruluyor ve geçmişte olduğumuz gibi sadece tek bir kimlikle yetinemeyeceğimizi de hızla öğreniyoruz.

İşte bu noktada ana gövdeyi oluşturan kim olmadığımızın yanıtını alabilmek ve bunu gösterebilmek son derece önem kazanıyor. Düşündüğünüzden çok daha eskilere giden ve kökleri son derece sağlam olan bir insan olduğumuzu ortaya koyma düşüncesi iliklerimize işliyor. Bunu yaparken içinde yaşadığımız ülkede onaylanmayan bir kimliğe sahip olmadığımızı belgeleme fırsatı karşımıza çıktığı anda da kaçırmak istemiyoruz.

Soyunu, sopunu öğrenmek için bu kadar çok çabanın sarf edilmesi, gece yarısında saat 2 ila 4 arasında 110 bin çıktı alınması son derece enteresan. Arayışımız sürüyor ama bir taraftan da bu arayışın bile çok daha teknolojik hale dönüşmüş olması dikkat çekici. Sorun ne olduğumuz veya ne olmadığımız içerisinde saklı değil. Tam aksine ne olduğumuz veya ne olmadığımızın ötesinde ne olursak olalım hem kendimize hem çevremizdeki bütün canlılara temas ederek, katkıda bulunup bulunamadığımızla ilgili.

1Nuri Bilgin, Kimlik İnşası, Aşiyan Kitaplar, İzmir,2007, s.49 ve 69