Yediklerimiz Ve Sonrası!..

 Engin bir mutfak kültürüne sahip bulunan bir ülkeyiz ve bununla övünmeyi de çok severiz. Buna karşın yaşadığımız toplumsal değişme süreci hem yaşam tarzlarımızı hem de gündelik hayatlarımıza ilişkin alışkanlıklarımızı müthiş bir dönüşüme uğrattı. Tüm bu olup bitenlerden bitkilerimiz, yemeklerimiz ve beslenme alışkanlıklarımız da fazlasıyla etkilendiler. Yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan bitkilere ilişkin toplumsal belleğimiz yaşlı kuşakların aramızdan ayrılmaya başlamasıyla birlikte tehdit altında bulunuyor.

Benzer durum yemeklerimiz açısından da geçerli, her ne kadar son dönemde anneannelerimizin, babaannelerimizin mutfaklarına ilişkin bir takım kitaplar yayınlanmış olsa bile durum son derece sıkıntılı. Her şeyden önce yepyeni kuşaklarla karşı karşıyayız ve onların yeme-içme alışkanlıkları, geçmiştekilerden çok ama çok farklı. Burada küreselleşme sürecinin tüm dünyada yaygın hale dönüştürdüğü beslenme biçiminin büyük bir etkisiyle karşı karşıyayız. Sabah kahvaltısından, öğle ve akşam yemeklerine ve atıştırmalıklara kadar uzanan bir dizi yeni ve çoğu kez de oldukça sağlıksız olan beslenme alışkanlığı, hayatlarımıza adeta enjekte edildi.

Televizyonlardaki dizilerden, Hollywood sinemasının olmazsa olmazları olan kahve, pizza, dondurulmuş ürünler, gazlı içecekler ve daha yüzlercesi adım adım hayatlarımıza sokuldular. Hatta orada da kalmayıp gündelik hayatımızdaki ilişki kalıplarımızın ve bununla birlikte yürüyen beslenme ritüellerimizin de değişmesine yol açtılar. Tabii bütün bu olup bitenlerin yanına bir de bizde son derece yaygın olan özenti anlayışını da eklediğimiz anda resim tamamlanmış oluyor.

Buraya kadar her şey tamam ama bir de işin sağlıksız beslenme ve son derece kötü bir şekilde büyüyen çocuk ve gençler tarafı bulunuyor. Ülkemizde obezite rakamlarının kadınlarda yüzde 20,9, erkeklerde ise yüzde 13,7 ve ülke ortalamasının ise yüzde 17 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Günümüzde önlenebilir ölümlerin sigaradan sonra ikinci sırasında yer alan obezitenin, kalp-damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet, bazı kanser türleri, solunum sistemi hastalıkları, kas-iskelet sistemi hastalıklarının yanı sıra pek çok sağlık probleminin oluşmasına zemin hazırladığı ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği biliniyor. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü, obeziteyi en riskli on hastalıktan biri olarak kabul etmiş olup, obezite ile kanser arasında da yakın bir ilişki olduğu belirlenmiştir1.

Kapitalizmi, kendisinden önceki diğer üretim sistemlerinden ayıran en büyük özellik, sadece üretim sürecini değil aynı zamanda tüketim sürecini de biçimlendirebilme becerisidir. Özellikle 20.yüzyılın son çeyreğinden başlayarak tüm dünyada tüketimin giderek daha kitlesel bir kimlik kazanma süreci haline dönüştürülmesiyle hepimiz açısından bambaşka bir evrenin içerisine girmiş bulunuyoruz. Burada artık tüketmek her şeyin üzerinde bir pozisyona oturtulmuş durumdadır. Amerikan hayat tarzının özellikle tüketim ile birleştirildiği bütün aktarım süreçleri, tüm dünyada McDonaldizasyon olarak adlandırılan bir evrenin nasıl yerleştiğini de göstermektedir.

Bu noktada hızlanan hayatlarımız üzerinden birdenbire yemek kültürümüzün de buna uygun bir biçimde şekil değiştirme süreci ile karşı karşıya bırakıldık. Bir zamanların evlerde hazırlanan tarhana, salça, erişte, reçel vb. yerine her türlü hileye açık bulunan gıdaları tüketmeye doğru geçiş yaptık. Hazır gıdaların müthiş prim yaptığı ve geleneksel tatlarımızın adım adım sofralarımızdan uzaklaşmaya başladığı bir süreç de işte tam burada başladı.

Bir kısır döngünün içerisine sokulduğumuzun ve çağdaşlık adı altında bize pompalanan bu yaşam tarzının aslında sağlığı değil tam tersine sağlıksızlığı ve beraberinde yaşamlarımıza ilişkin bütün değer yargılarımıza da bir tehdit oluşturduğu gerçeğini çok uzun süre göremedik. Belki de görmememiz için epey çaba gösterildi ve her geçen yıl biraz daha sağlıksız kuşaklar yetiştirmeye başladık. Bir zamanların tarımda dünyanın kendi kendisine yeten yedi ülkesinden birisi olan Türkiye’nin, dünyanın dört bir köşesinden yaptığı tarımsal ithalat sayesinde bambaşka bir durumla karşılaşır olduk.

Bir taraftan verimli arazilerin hızla yapılaşmaya açılması ve bunun yarattığı büyük tahribat öte yandan ise tarımsal üreticilerin her geçen yıl yaşadıkları büyük zararlar ile birlikte tarım ve hayvancılığımıza ilişkin de sıkıntılar giderek fazlalaşmaya başladı. Çözümü yine dışarıdan ithal etme yolu ile çözme yolunu seçtik. Yediklerimizin kalitesi her geçen gün biraz daha düşerken, sağlığımızın alarm çanları da giderek daha yüksek şekilde çalıyor. 2016 yılına ilişkin ülkemizin nüfus istatistiklerine göre 0-5 yaş arasındaki çocukların 660 bini, 6-18 yaş aralığındakilerin ise 1 milyon 300 bini obezite sorunu yaşıyor. 0-18 yaş aralığında en az 3,5 milyon çocuk ise obeziteye yatkınlığı artıran kilolu olma durumu ile karşı karşıya bulunmaktadır.2

Yemek yeme alışkanlıklarının değişmesi beraberinde sağlık problemlerini de getirmekte olduğu için üzerinde çok daha dikkatle durulması gereken bir durum arz etmektedir. Yemenin kendisi aynı zamanda kültürel bir faaliyet olarak, içinde yaşanılan bölgeye has ve o kültürün değer yargılarından oluşan anlayışlar ile iç içe geçmektedir. İçinden geçmekte olduğumuz süreç bir anlamda kültürün de alt üst olmasına ve erezyona uğramasına yol açmaktadır.

Yemek diyerek geçmeyin, çok bilindik bir sözdür: bana ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Yeme alışkanlıklarının değişmesi, gündelik hayatin işleyişi içerisindeki ilişki kalıplarının da yeniden biçimlenmelerine yol açmaktadır. Tabii bir de tüm bu olumsuzlukların sağlık boyutu ve devasa bir zayıflama endüstrisi olduğu gerçeğini de eklemek durumundayız. Önce şişmanlatmak için her yolu deneyen tüketim ideolojisi ve kimlik bağlantısı, bir sonraki aşamada zayıflatmak ve buna uygun bir yaklaşımı hayata geçirebilmek için yine benzer süreçleri takip etmektedir.

Hatta tüm bu olup bitenlerin ne kadar içler acısı olduğunu daha iyi görebilmemiz için de buna ilişkin televizyon programları üretmekte ve oradan yine kişilerin yumuşak karınları olan kimliklerine göndermelerde bulunmaya devam etmektedir. Basit ve sıradan hayatlarımızla birlikte yeme-içme alışkanlıklarımızı da terk etmek suretiyle başka bir aşamaya geçtiğimizi zannettik. Oysa terk ettiklerimiz, yüzyılların deneyimleri ile kuşaktan kuşağa aktarılanlar ve oradan öğrenilen bilgilerdi.

Belki de 40 yaş ve üzerinde olanların sık sık kendi çocukluklarındaki sofra deneyimlerini hatırlamaları ve geçmişe özlem duymaları biraz da bu yüzdendir. Çünkü orada şimdi ağız tadıyla yiyemediğimiz karpuzlar, domatesler, salatalıklar, ballar, peynirler, bakliyatlar ve onlarcası çok daha doğal, lezzetli ve sağlıklıydılar. Şimdi ise hem o tatları hem de o tatlarla bir araya gelen yemekleri bulabilme olanağına sahip değiliz. Daha konforlu evlerde oturuyor, daha iyi arabalara biniyor, daha iyi teknolojik gereçlere sahip bulunuyoruz ama buna karşın yediklerimizin sağlıklı olduğu konusunda hepimizin şüpheleri bulunuyor.